DOLAR 9,3145
EURO 10,8365
ALTIN 529,57
BIST 1.430
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Giresun 16°C
Kuvvetli Sağanak
Giresun
16°C
Kuvvetli Sağanak
Çar 15°C
Per 17°C
Cum 21°C
Cts 20°C
18.05.2021
33
A+
A-

Mende Mecnun’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnun’un ancak adı var

                Böyle sesleniyor Fuzûlî, on altıncı yüzyıldan: Bende Mecnun’dan daha fazla âşıklık yeteneği var.  Gerçek âşık benim, Mecnun’un ancak adı var. Mecnun, en eski Arap söylencesi. Üç dilde mesnevi tarzında kaleme alınmış ortak bir aşk öyküsü. Leyla ve Mecnun mesnevisini Fuzûlî, tasavvufi bir anlayışla kaleme alır, Mecnun’u Leyla’ya duyduğu aşkın ötesine taşıyarak Tanrı aşkıyla buluşturur.   Bu yönüyle Leyla ve Mecnun mesnevisini en etkili, en lirik, en duygulu, en güzel yazan şair olarak bilinir.

                Aşk;  aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor olarak tanımlanır, sözlüklerde. Sevi, aşk sözcüğünün Türkçe karşılığıdır.  On üçüncü yüzyılda,  Yunus Emre’nin dilinde yer alan eski bir sözcüktür. Tıpkı gezmek eyleminden gez-i, yazmak eyleminden yaz-ı gibi sevmek eyleminden “-i “ eylemden ad yapma eki ile oluşturulmuş sevi sözcüğü. Şöyle der Yunus Emre: “Ben gelmedim dâvi için benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim”. Bu güzel, öz Türkçe sözcük, ne yazık ki zamanla unutulmuş; bir başka söylemle Arapça ‘aşk’ sözcüğü karşısında tutunamamış.  Yunus Emre seviyi (aşk) gönle bağlıyor. Dostun evi gönüllerin sevi ile kuşatacağını, gönüller yapacağını dile getiriyor. Bu sevginin olduğu kadar birliğin, dirliğin, barışın da dilidir. Gönüller yapmak kırgınlıkları ortadan kaldırmaktır, ‘sevilip sevilmek’tir.

Dünya şiirin en eski temalardan biridir, aşk. Eski şiirde, “koşuk” türünde söylenen, daha sonra Kaşgarlı Mahmut’un on birinci yüzyılda kaleme aldığı Divanu Lûgâti’t- Türk adlı yapıtında yer alarak ilk kez yazıya geçirilen bir dörtlük sevgi ve sevgiliden söz eder:

Yalfın anın közi 

Yeklin anın özi 

Tolun ayın yüzi 

Yardı menin yürek 

Dizelerde sevgili  “gözleri büyüleyici, yüzü dolun ay” olarak betimlenir. İnsanı kendine çeken, etkileyici gözleri ve dolunaya benzeyen yüzü ile sevenin yüreğini yarar. Yani seveni kendisine bağlar, âşık eder. Ne var ki her canlı gibi onun da özü yelkin yani konuktur; yani o da ölümlüdür.

Aşk, yazında en eski, en etkili ana bir izlektir. Aşk şiiri, aşk öyküsü, aşk romanı, aşk tiyatrosu yazmayan şair ve yazar düşünülemez. Mecnun’a yeni bir kimlik kazandıran, yeni bir ruh veren Fuzûlî, kendisinde, Mecnun’dan daha fazla, daha yoğun, daha derin bir aşk duygusu olduğunu söylüyor. Bir anlamda Mecnun’u kendisinden bir basamak altta görüyor. Her ne kadar aşk denilince Mecnun’un adı geçse de kendisinde,  kurguladığı, çöllere düşürdüğü, İlahi aşkla tanıştırdığı kahramandan daha büyük bir âşık olduğunu söylüyor. Bir anlamda Mecnun’u en iyi anlatan, gönüllere sokan, dillere düşüren benim demek istiyor. Benim güçlü kalemim, benim yüreğimdeki derin aşk duygusu olmasa Mecnun bu kadar ön plana çıkamazdı, görüşünü ileri sürüyor. Büyük payın Mecnun’da değil kendisinde olduğunu söylüyor.  Bu ne kadar doğru ne kadar yerinde bir saptama? Tartışılır. Ayrıca beyitte kullanılan “sadık” sözcüğünün “birine ya da bir şeye içtenlikle bağlı olma” anlamı göz önüne alındığında, kinaye yoluyla Mecnun’a sitem edildiği düşünülür. Şöyle ki mesnevinin sonunda Mecnun, aşkından çöllere düştüğü Leyla’ya karşılaşınca tanımaz. Dolayısıyla, ‘aşkta sadakat’ duygusunu elinin tersiyle iter. Fuzûlî,  kendisinin böyle bir âşık olmayacağını sezdirmeye ç alışır.

Arap çöllerinde doğan bu öyküyü Fuzûlî’den önce mesnevi türünde kaleme alan şairler söz konusudur.  Nizâmî (12.yy) ve Emîr Hüsrev-i Dihlevî’nin  (13yy) Farsça yazılmış Leyla ve Mecnun mesnevileri var. Türk edebiyatında ilk Leyla ve Mecnun mesnevisini kaleme alan şair Edirneli Şahidî’dir (1479), sonrasında Ali Şîr Nevâî (1484) ve diğerleri…

İlk yazan kendisi olmadığına göre niçin kendini öne çıkarmak istiyor, Fuzûlî? Niçin aşk konusunda benlik duygusuna kapılıyor? Niçin kendini övüyor? Mutlaka bir nedeni, bir açıklaması olmalı? Bu bencillik mi, kıskançlık mı, kendini beğenmişlik mi, büyüklenmek, böbürlenmek mi? Ya da başka bir duygu, başka bir olgu, başka bir algı mı?

Kuşkusuz sevi (aşk) yüce, derin bir duygu. Herkes bu duyguyu yaşamının bir döneminde, özellikle gençlik yıllarında yaşar. Herkesin yaşadığı bu duygu, şairlerin dilinde estetik bir kurguya bürünür. Dize dize alevlenir… Kimisi aşk acısından söz eder, kimisi aşk tutkusundan, kimisi âşık olmanın güzelliğinden… Ama mutlaka aşktan söz eder dizeler… Yunus Emre “Aşk gelicek cümle eksikler biter” demiş.   Öyleyse aşk,  eksikleri tamamlayan bir gönül işidir.

Sevi (aşk) izleğini içten, derin bir duyguyla, lirik bir dille en güzel, en etkili işleyen Divan şairlerinin ilki, kuşkusuz Fuzûlî’dir. Diğerleri onun ardından gelir. Şöyle der, Fuzûlî: Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb / Kılma dermân kim helâkım zehri dermanındadır.  Aşk acı, çile, sıkıntı verse de bu dertten hoş olduğunu, rahatsız olmadığını dile getiren şair, tabipten yakınır: Derdime derman olacak ilaç verme, üzerimden elini çek. Benim yok oluşumunun zehri senin dermanındadır. Aşk beni yok etmez; fakat senin bana iyileşmem, aşk derdinden kurtulmam için vereceğin zehir beni yok eder! Bu duygunun başka bir anlatımı da şöyledir: Yâ Râb belâ-yı aşk ile kıl âşîna beni  / Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni.  Fuzûlî, Tanrı’ya yakarıyor: Beni aşkın derdiyle, sıkıntısıyla, acısıyla tanıştır; bir an olsun beni aşkın derdinden, sıkıntısından, acısından uzak tutma!

Böyle bir gönül adamıdır, Fuzûlî; böyle bir gönül eri. Tek derdi aşktır; aşkı içinde, yüreğinde, damarlarında duymaktır. Leyla ve Mecnun mesnevisini bu ruh hali, bu duygu kabarması ile yazmıştır. Yani, bir anlamda Leyla’ya âşık olan Kays’ı çöllere düşürmüş; tasavvufi bir anlayışla çile çektirerek İlahi aşka erişen Mecnun’a çevirmiştir. Öyle ki mesnevinin son bölümünde kendisine ulaşan Leyla’nın kavuşma isteğini “Leyla benim içimdedir, sen kimsin” diyerek geri çevirir, Mecnun.

İki yılda tamamladığı (1515) kral ll. Julius’ın anıt-mezarının merkezinde yer alan Musa Heykeli’nin karşısına geçen Michelangelo’nun heykele “Konuş!” dediği dahası elindeki çekici atıp “Ayağa kalk, ya Musa!” diye haykırdığı söylenir. Bu da sevginin, aşkın bir başka yansısıdır. Heykeli tasarlayan, kurgulayan,  yontarak taşa can ve ruh veren Michelangelo,  bu büyüleyici, hayranlık uyandırıcı, göz kamaştırıcı, estetik heykel karşısında şaşkınlığını gizleyemez duygularını dışa vurur. Heykel mi daha öndedir, Michelangelo mu?  Bu büyük heykel ustası heykeline hangi duygu ve düşüncelerle yaklaşmışsa, ona nasıl bir ruh vermişse Fuzûlî de kurguladığı Mecnun’a benzer duygu ve düşüncelerle yaklaşmış, benzer ruh vermiştir.  İkisinin de özünde aşk, sevgi var. Biri taşa işlemiş sevgisini, diğeri söze. Biri taştan büyük bir anıt dikmiş, diğeri sözden… Sanatçı ve yapıt arasında böyle sıcak, içten, duygulu, estetik değerlere öncelik ve önem veren bir ilişki vardır, daim. Bu olmazsa bu güzel yapıtlar gün yüzüne çıkabilir miydi?

Aşkın gözle, gönülle, yürekle ilişkisi vardır. Milattan önce birinci yüzyılda yaşamış, Suriye’den İtalya’ya köle olarak getirilmiş özdeyişleriyle ünlenmiş Publilius Syrus, aşk ile ilgili şöyle der:  “Aşk tıpkı gözyaşı gibi gözden doğar, yüreğe düşer”. Halk söylemiyle göz görür gönül sever. Yürek aşkı besler, büyütür; damarlar iliklere taşır… Bir bağlanmadır, gönül vermedir aşk. Sevgidir, sevdadır, sudur, ışıktır…  Karacaoğlan “Elif” ile simgeleştirir aşkı; Bedri Rahmi “Karadut” ile Lale Müldür “Destina” ile… Abdürrahim Karakoç ‘un dilinde’ “Mihriban” dır, aşk:

Sarı saçlarına deli gönlümü                                

Bağlamışım çözülmüyor Mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban

 

Yar deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor

Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban

Mevlana şöyle der: “Biliyorum sen güneşsin; etrafında bir sürü gezegen var.  Ben de dünya.  Ama unutma sadece bende hayat var!”. Aşk güneşe benzer, gönül dünyaya. İnsanın kalbi, gönlü olmasa aşk soluk alabilir mi? Güzelliğin değeri olur mu? Ne diyor Âşık Veysel: Güzelliğin on par’etmez / Bu bendeki aşk olmasa!”.

Şairler, yazarlar, sanatçılar, düşünürler önce yüreklerinde yoğurmuşlar, mayalamışlar aşkı sonra sözle, resimle, heykelle,  sembollerle anlatmışlar. Fuzûlî de önce yüreğinde yoğurmuş, mayalamış aşkı, sonra mesnevi türünde kaleme almış. Bir anlamda Fuzûlî yaratmış, aşkın simgesi Mecnun’u. Bu bağlamda “ Bende Mecnun’dan füzûn âşıklık istidadı var” söyleminde gerçeklik payı yok mudur? Gerçek âşık Fuzûlî değil midir?

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.