DOLAR 9,2652
EURO 10,7372
ALTIN 525,33
BIST 1.414
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Giresun 16°C
Kuvvetli Sağanak
Giresun
16°C
Kuvvetli Sağanak
Sal 15°C
Çar 14°C
Per 17°C
Cum 21°C

ÇİN’İN TOPRAK ASKERLERİ

12.10.2021
6
A+
A-

Pekin’den kalkışımızdan yarım saat sonrası, uçak, bulutların üstünde, beyaz bir güvercin gibi süzülüyor. Elimde, Eray Canberk’in Çağdaş Çin Şiiri Antolojisi… Okumaya koyuluyorum. Sunuş yazısının giriş paragrafında, “Her Çinli kendini biraz da şair sayar. Çinlilerin hemen hepsi birer halk şairidir. Din ya da felsefe kurucu önderlerinin ( Konfüçyüs gibi), siyasal önderlerin  (Mao Zedung gibi) aynı zamanda iyi bir şair olarak edebiyata geçmeleri, bunun en inandırıcı örneğidir.” değerlendirmesine yer vermiş, Canberk.

Adı yadırgatıcı gelen Hu Şo, Ven Yi To, Feng Çö vb. birçok çağdaş Çin şairinden örnek şiirler yer alıyor, kitapta. Her şiiri ilgiyle, merakla, dikkatle, hoşlanarak okuyorum.  Bunlardan biri var ki dizeleri içime işliyor,  yüreğime dokunuyor:

 

Senin yanındayken

Bir şeyler akıyor içimden,

Çağlayanlar gibi

Tutku mu desem, coşku mu desem!

 

Eve dönerken

Bir şeyler sönüyor içimde,

Gün batıyormuş gibi

Hüzün mü desen, korku mu desem!

 

Gürkal Aylan’ın Fang Vei-Teh’ten çevirdiği “Giz” adlı şiir, o kadar duygusal, o kadar akıcı, o kadar içli ki bir kere, bir kere daha okuyorum. Diğer sayfaya geçmek istemiyor, canım. Gözlerimi kapıyorum…  İki saat sonra Xian havaalanına iniyoruz.

Xian, Çin’in ilk başkenti. Doğudan batıya uzanan tarihi İpek Yolu’nun başladığı yer. Tur aracıyla kente doğru yol alıyoruz.  Geçtiğimiz her yer temiz ve yeşil. Kente giriyoruz. Yine bakımlı, temiz, geniş caddeler; yine yol boyu ağaçlar, çiçekler… Kent yenilenmiş. Eski evler yıkılmış yerine yenileri yapılmış. Tarihi yapılar korunmuş. Gürültüden patırtıdan uzak, sakin, huzurlu, planlı, yemyeşil yaşanabilir bir kentte bulunmaktan son derece mutluyuz. Rehberimizin verdiği bilgileri can kulağı ile dinliyoruz: Tan Hanedanlığı’na bin yüz sene başkentlik yapmış;  üç bin yüz yıllık tarihi bir kent.  Dört giriş kapısı var. Biz kuzey kapısından şehre girdik. Zaman kavramına kakılıyorum. Üç bin yıl öncesi! Düşünüyorum… Burada, aynı anda, hem tarihsel, kültürel, otantik dokunun duygularımızı okşayan esintisini içimizde hem de modern bir kentte bulunmanın sıcaklığını yüreğimizde duyumsuyoruz.

Bronz heykellerin bulunduğu büyük caddedeyiz. Bir berbere tıraş olan adam heykeli; elinde def olan estetik bir kadın ve ona eşlik eden tambura benzer yöresel bir alet çalan adam heykeli… Albenili vitrinler, gösterişli alış-veriş merkezleri…  Akşam, yine bir Çin lokantasındayız… Başta çorba olmak üzere masaya gelen tüm yemekler baharatlı ve acılı. Çoğu damak zevkime ve mideme uygun değil! Aç kalmamak adına bol baharatlı, yumurtalı meşhur Çin pilavını kaşıklıyorum. Hoşlandığım tek yiyecek haşlanmış marul! Yemek sonrası yine caddedeyiz. Merakla oraya buraya gidiyoruz, gruplar halinde. Yan sokaklardan birinden, burnumuza keskin bir et ve yağ kokusu geliyor. Oraya yöneliyoruz. Sokakta bir uçtan bir uca tezgâhlar…  Derisi oyulmuş yılanlar, kurbağalar, denizyıldızları, sülükler, çeşit çeşit böcekler, hamur işi yiyecekler tezgâhların üzerinde, alıcısını bekliyor. Alışık olmadığımız daha doğrusu bizi rahatsız eden et ve yağ kokuları…  Mendille burnumuzu tutuyoruz. Çekik gözlü, siyah dik saçlı insanlar kızarmış sürüngenleri ve böcekleri midelerine indirirken tüylerim diken diken oluyor.  Daha fazla kalamıyoruz. Uzaklaşıyoruz…

Şehir surlarındayız! Taş basamaklar, bizi, on iki metre yüksekliğe taşıyor. Kuleden içeri giriyoruz. Irmak boyu uzuyor,  sur ve burçlar. Rehberimiz, kenti çevreleyen bu surun on iki kilometre uzunluğunda olduğunu söylüyor. Üzerindeki düzgün döşenmiş, genişçe taş yolda ilerliyoruz. Burçlardan aşağıya, ileriye bakıyoruz. Nehir, cadde, ağaçlar ve gökyüzü! Fotoğraflar çektiriyoruz…  Birden, Topkapı’da dişleri dökülmüş, bakımsız surlar perdeliyor, gözlerimi. Bizim surlarımız da aslına uygun onarılıp turizme açılamaz mı sorusu dolanıyor beynimde.  Sonraki durağımız kentin ortasındaki iki kule: Çan ve Davul. Bunlar Çin zevkini ve mimarisini yansıtan iki güzel, gizemli kule!  Eski kuleler, tarihin derinliklerinden göz kırpan önemli mimari taş yapılar: Pisa Kulesi, Belem Tower Kulesi, Galata Kulesi, Kız Kulesi…  Her birinin ayrı bir öyküsü, ayrı bir zerafeti, ayrı bir çekiciliği var.

Öğle sonrası önce bir mobilya atölyesine gidiyoruz. Çin kültürüne özgü renkler ve motiflerle bezenmiş sehpalar, masalar, dolaplar…  Hem göze hem de gönle hitap ediyor.  Sonra ipek dokuma atölyesine gidiyoruz. Atölyenin girişinde küçük bir tanıtım bölümü var. Burada ipek kozasından ipek dokuma tezgâhlarına değin tüm aşamaları anlatan stantlar var. Görevliden bilgiler alıyoruz. İpek dokuma tezgâhının başında güler yüzlü sempatik bir Çinli kız. Karşılıklı gülümsüyoruz. Az ileride, tül gibi ince ipek dokumalar! Görevli, ipek parçasını parmağı ile delecek kişiye bir ipek yorgan armağan edeceğini söyleyince heyecanlanıyoruz. Şal büyüklüğünde, gerili incecik, ıslak ipek dokumayı delmek için parmaklar gidip geliyor. Kurşungeçirmez zırh gibi! Delmek mümkün değil! Üçüncü bölümde ipek giysiler, yorganlar satılıyor. Alış veriş yapıyoruz.

Bu kez özellikle bayanların satış yaptığı dar sokaktayız. Tezgâhlarda ve dükkânlarda Çin’e özgü otantik eşyalar…  Küçük adımlarla ilerleyebiliyoruz. Burası, her yönüyle tipik bir Müslüman semti! Az ileride Büyük Camii. Uçları yukarıya kıvrık iki katlı çatı ve ejderha figürleri ile bütünleşen giriş kapısından içeri giriyoruz. Çin kültüründe ejderha önemli bir figür! İnanışa göre,  kötü ruhların gökten gelip kapıdan içeriye yani kutsal mekâna girmesini engelliyormuş. Bu eski bir camii. Yedi yüzlü yıllardan kalma! Yaşanılan zamandan kopuyor bir anda tarihin derinliklerine gidiyoruz. Gördüğümüz her mekân, zaman dışı!  Dikdörtgen avluda asırlık ağaçlar, çiçekler, güller; kaplumbağa kaide üzerinde mezar taşları, şadırvan, okuma odaları, çeşmeler, ibrikler…  Kaplumbağa uzun yaşamın simgesi! Yürüyüş yollarından ilerleyerek çatısı Çin mimarisini yansıtan caminin merdivenlerine ulaşıyoruz.

Ağaç direkler, ahşap doğramalar… Tamamen el emeği, göz nuru bu tarihi ahşap camii… Uhrevi bir haz duyuyoruz, içimizde… Duvarlarda ahşap üzerine hem Arapça hem de Çince yazılmış Kur’an ayetleri…    Döşemeleri, tavanı, tezyinatı, yerdeki eskimiş, yıpranmış halıları ile dahası yalınlığı,  havası, dokusu, kokusu ile geçmiş zamanlardan süzülüp gelen derin manevi izler taşıyor; bu kutsal mekân.

Xian’daki son durağımız Terra Cotta Askerleri’nin bulunduğu bölge. Kent merkezinden kırk kilometre uzaktaki bu arkeolojik bölgeye bir an önce ulaşmak için sabırsızlanıyoruz. Derin, geniş yemyeşil bir vadide ilerliyoruz. Sağımızda solumuzda nar ağaçları…  Bolca nar üretilen bir kent olan Xian, sembolünü bu meyveden almış: narçiçeği!  Bir saatlik bir yolculuktan sonra,  toprak askerlerin bulunduğu bölgedeyiz. Yirminci yüzyılın en önemli arkeolojik buluntusu, burada! Bin dokuz yüz yetmiş dört yılında, burada yaşayan köylülerden biri kuyu kazarken birkaç çanak, çömlek parçası bulur. Bu birkaç çanak çömlek parçası, yılda iki milyondan fazla insanın ziyaret ettiği önemli bir tarihsel, kültürel kalıtın gün yüzüne çıkmasına neden olur.

İlk durağımız M.Ö. 259-210 yılları arasında yaşayan imparator Qin Shi Huang’ın anıt mezarının bulunduğu korgan. Burası dikdörtgen olarak tasarlanmış yerden yetmiş altı metre yükseklikte piramit görünümlü bir kültür kalıtı; içinde salonlar, kuleler ve birçok heykel bulunan göz kamaştırıcı, gizemli bir yer altı sarayı. Hayranlık, merakla hatta şaşkınlık doruk noktasında!

Buradan çıkıp toprak askerlerin bulunduğu yerleşkeye doğru ilerliyoruz.  İleride, kırık çanak, çömlek parçalarına ulaşarak bilmeden büyük bir dünya kültür varlığının ortaya çıkmasına neden olan Çinli, küçük bir odada oturuyor. Güler yüzlü, sakin, yumuşak… Adamla göz göze geliyoruz. Ne gurur, ne kibir! Sıradan bir insan!

Birkaç dakika sonra “toprak askerler”in bulunduğu kapalı mekâna geçiyoruz. Kilden yapılmış Terra Cotta savaşçıları; bulundukları çukurda, bir ordu düzeninde… Her bir askerin boyu, kilosu, eli, ayağı, yüzü farklı… Boyları ortalama iki metre civarında olan her bir toprak asker gücün, direncin, yürekliliğin, iradenin, savaşın simgesi; her bir askerin yüz ifadesinde gurur, güven ve kararlılık! Yalnızca toprak askerler yok, burada. Toprak atlar, bronz savaş arabaları, savaş aletleri…  Tahta platformun üzerinde bir sağa bir sola gidiyoruz. Değişik açılardan fotoğraflar çekiyoruz…  Zaman akmıyor, duruyor!  Yüzyıllar, yüzyıllar öncesindeyiz. Bir masal atmosferinde soluk alıp veriyoruz;  bir masal sıcaklığında duygusallaşıyor, yüreğimiz…

Rehberimizden dinlediğimiz mitolojik bir öyküsü var, toprak askerlerin. Eski Çin imparatorları öldüklerinde, büyük bir cenaze töreni düzenlenir; değerli eşyalarla donatılan yer altı mezarına imparatorla birlikte askerleri de gömülürmüş. Bu eski bir gelenekmiş. İmparator Qin Shi Huang, bu katı geleneği sürdürmek istemez.  Bilge veziri sayesinde bir çözüm bulunur. İmparator ölünce, kendisi için yaptırdığı anıt mezara askerleriyle değil onların birebir kopyası olan toprak askerler ile birlikte gömülecektir.  İşte, bu öyküye bağlanır, bir kısmı hâlâ gün yüzüne çıkarılmamış çok değerli buluntular.

Güzel bir gün geçirmenin huzuruyla ayrılıyoruz, buradan.  Aracımız akşam yemeği yiyeceğimiz Uygur lokantasına doğru yol alıyor…  Elimdeki Çağdaş Çin Şiiri Antolojisi’nin sayfalarını karıştırıyorum. Yü Kuan-Çong’un “ Su ve Toprak” adlı şiirine takılıyor, gözlerim:

 

Kadınındır

Su

Erkeğindir

Toprak

Der

Bir

Eski

Çin öyküsü.

Çömlekçilik

Öğrenirken

Çömlekçilerin çarkından

Susuz toprak

Biçimlenmez.

Çok sulu

Topraktan

Olur

Kil.

 

Toprak, kil ve Toprak Askerler! Çin Seddi’ne çıktığımda ne kadar mutlu olduysam, ne denli kanatlandıysam burada, Terra Cotta’yı görünce de o denli mutlu oldum, o denli kanatlandım. Toprak askerlerin her birinin gözlerinde sert bakışlar; her biri çelik gibi, gerilmiş yayın ucundaki ok gibi… Her bir toprak at, iri, gürbüz… Savaş aletleri, savaş arabaları…

Çin’de geçirdiğimiz dolu dolu beş gün! Beş günde Faruk Nafiz’in dizelerindeki atmosferi yaşıyorum. Usta şairin “Bu gece bilmediğim bir âlem içindeyim. Ya rüyada bir seyyah ya Semavi Çin’deyim.” dizeleriyle bütünleniyorum. Evet, “bu gece” değil fakat bu beş günde, gerçekten de düşlerde gezgin gibiyim. Gerçekten de semavi Çin’deyim! Çin’in iki büyük simgesi: Buda ve Konfüçyüs! İki bilge insan, iki ışık! Düşünceleri ve öğretileriyle insanları aydınlatan;  hoşgörüye, sevgiye, huzura, barışa önemli katkılarda bulunan iki önemli düşünür! Bu egzotik ülkenin düşünce ve duygu ağacında bu iki bilgenin yaprakları, çiçekleri, meyveleri…

Gün gibi gece de duygulu, keyifli, eğlenceli, renkli geçiyor. Nehir boyu bir yerel restoranda akşam yemeğindeyiz.  Yemekten çok yapılan müzikli şov ilgimizi çekiyor. Otantik giyimli Çinli kızlar; renk ve ışık huzmesi içerisinde özgün koreografiler sunuyorlar. Gösteri sonrası otelimize dönüyoruz. Sabah kahvaltısı sonrası toparlanıp gezimizin üçüncü durağı Gulian’a gitmek üzere aracımıza biniyoruz.  Havaalanı yolunda ilerliyoruz.

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.