DOLAR 31,2186
EURO 33,9414
ALTIN 2.044,59
BIST 9.145,66
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Giresun 13°C
Açık
Giresun
13°C
Açık
Cum 14°C
Cts 12°C
Paz 11°C
Pts 14°C

MİTOLOJİK TANRI PAN’IN ELİ YA DA NEFESİ

07.03.2023
76
A+
A-

Yazın tam ortasındayız. Güzel bir gün, öğle sonrası, şapkalı evimin terasında kanepede oturuyorum. Önümde, üzerinde okumakta olduğum kitapların olduğu yeşil boyalı masa. Masanın hemen yanında, saksıdaki gül, bembeyaz açmış. Soğuk bir sonbahar günü, komşunun saksısındaki açelyadan bir dal koparıp terastaki gül dikili saksının bir köşesine sokmuştum. Kurumadı, köklendi. Dal budak saldı. Bahar gelince çiçek açtı. Açelya, bembeyaz açan gülün dalları altında olmaktan mutlu. Keyifle bana göz kırpıyor… Yine çevreyi gözlüyorum. Yine denize, dereye, büke, yamaçlara bakıyorum. Yine gözlerimi Sis Dağı’na çeviriyorum.
Deniz kımıltısız, dere berrak, bükler albenili, fındık yüklü dalların boynunu büktüğü yamaçlar yorgun… Bu kez zirvesinde ne sis var ne duman. Güneşin üzerine düştüğü Sis Dağı’nın dorukları ayna gibi parlıyor. Işık alan etekleri koyu yeşil; ışık almayan yarıklar kurşuni… Deniz uçuk mavi; gök açık mavi… Yamaçların doğu yakası aydınlık, batı yakası gölgeli…
Daha ne olsun. Sevgi var, coşku var, duygu var, huzur var… Her yer güzel, her yer güzellik! Mutluluk ülkesi bu olsa gerek. Bir radar gibi kullandığım gözlerimi, uzaklardan alıp masaya çeviriyorum. Okunacak kitaplar bana bakıyor, ben onlara. Elim “Leonardo da Vinci” adlı kitaba gidiyor. Ünlü ressamın hayatı ve yapıtları ile ilgili bilgiler içeren renkli baskılı kitapta neler yok ki? Eskizler, etütler, tablolar… İsa’nın Vaftizi, Meryem Ana ve Çocuk, Azize Anna Başı, Kayalıklar Madonnası, Manzara Önünde Genç Kadın; Son Yemek İçin Etüt (İsa), Bitki Etütleri, Anatomi Etütleri; Oturan Bir Figür İçin Giysi Eskizi; Batı Toscana Haritası…
1452 yılında, Floransa bölgesindeki Vinci yakınlarında küçük bir köyde dünyaya gelen Leonardo, 1519’da hayata gözlerini yumar. Rönesans döneminin ünlü bir ressamı, mimarı, heykeltıraşı ve düşünürü olan Vinci’nin kitapta yer alan Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği tablolarına ilgiyle, sevgiyle, hayranlıkla uzun uzun bakıyorum.
Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans, İtalya’da başlamış ve tüm dünyaya yayılmış, bir olgu. Bu dönemin sanatına damga vuran diğer büyük ressamlardan Raffaello Santi, Michelangelo gibi değerleri düşüyorum. Dönemin dâhi sanatçısı Michelangelo, ölümsüz heykelleriyle tanınır: Bunlardan biri İsa’nın çarmıha gerildikten sonra annesi Meryem’im kucağına yatışını sembolize eden “Pieta” adlı heykeli, Davut Heykeli, Musa’nın Hükmü… Raffaello Santi’nin ölümsüz tabloları Örtülü Kadın, Baldassare Castiglione Portresi, Güzel Bahçıvan Kız…
Aradan yarım saat mi, bir saat mi geçti, bilmiyorum. Kitabın sayfalarında dolaşırken zaman saati bir başka türlü işliyor. İçim ışıltılı, içim kıpır kıpır, Mutluyum, huzurluyum, dinginim. Kitabı diğer kitapların yanına bıraktığım sırada, masanın üstünde küçük bir kelebek olduğunu fark ediyorum. Açık kahverengi kanatlarını alt alta dalgalı iki beyaz çizgi tamamlıyor. Bu saatlerde, tam bir doğal orkestraya dönüyor, burası. Halkın “fındık nişanı” dediği cırcırböceğinin tiz ötüşleri, duvardaki çekirgeler, daldaki kuş cıvıltıları, öteden gelen horoz sesi, dereden gelen şırıl şırıl su sesi…
Kelebek hiç birine aldırmıyor, bu seslerin. Kanatlarını açmış, gövdesini taşıyan incecik bacakları ile masanın ortasından ucuna doğru düz bir çizgide ilerliyor. Tüm ilgim, dikkatim kelebekte. Kalkış yapmak üzere pist başına doğru ilerleyen bir uçağa benzetiyorum, kelebeği. Uçak nasıl düz bir çizgide ilerliyorsa kelebek de öyle düz bir çizgide ilerliyor. Kararlılıkla, sabırla ilerleyerek masanın ucuna ulaştı. Uçmadı. Ani bir hareketle geldiği istikamete döndü. Biraz durakladı. Sonra ince bacaklarını harekete geçirip düz bir çizgide ilerlemeye başladı. Gittikçe hızlanıyordu. Masanın tam ortasında birden havalandı…
Güldüm kendi kendime; içimden “Şu işe bak!” dedim. Bir iki dakika içerisinde, küçük bir kelebek, pist başına hareket eden bir uçak gibi ilerledi, döndü, hızlandı ve uçtu… Doğallık, doğal ortam ve doğa gerçekten harika! Her şey kendi düzeni, mantığı doğrultusunda oluveriyor. Arı çiçekten bal topluyor, örümcek ağ örüyor, karınca yuvasına yiyecek taşıma telaşında, kuşun gagasında böcek, çapkın horoz fiyakalı ötüyor, tavuk gıdaklıyor, kuzu meliyor…
Bütün bunları düşünüp anlamlandırmaya çalışırken Behçet Necatigil’in “Kır Şarkısı” adlı şiiri geliveriyor usuma:
Tam otların sarardığı zamanlar
Yere yüzükoyun uzanıyorum
Toprakta bir telâş, bir telâş
Karıncalar öteden beri dostum.

Ellerime hanım böcekleri konuyor
Ne şeker şey onlar!
Uç böcek, uç böcek diyorum
Uçuyorlar.

Pan’ın teneffüsü bile
Ilık, okşamakta yüzü
Devedikenleri, çalılık vesaire
Bir âlem bu toprakların üstü.

Tabiatla haşır neşir
Kırlarda geçen ikindi vakti.
Sakin, dinlenmiş, rahat
Bir gün daha bitti.
Necatigil’in belirttiği gibi doğada bir telaş, bir telaş… İnsanda telaş yok mu? Fazlasıyla var. Herkes kıpır kıpır, herkes bir şeylerin peşinde gün boyu…
Eski Yunan mitolojisinde kırların ve çobanların tanrısı olarak bilinir, şiirde sözü edilen Pan. Yarı insan yarı keçi olarak doğduğuna inanılır. Işığını bu mitolojik tanrıdan alan pastoral şiir kırları, çoban yaşamını, doğanın güzelliklerini anlatır. Necatigil’in kaleme aldığı “Kır Şarkısı” da güzel bir pastoral şiirdir. Şiirde dile getirildiği gibi Pan’ın ılık nefesi ile doğa canlanır, hareketlenir. Böyle bir ortam insana dinginlik, rahatlık ve huzur verir.
Kuşkusuz, böyle zamanlarda, doğayı pastoral şiir tadında duyumsarım. Kuşlarda, çiçeklerde, böceklerde, kırlarda pastoral şiirin ılık nefesini, iç sesini, rengini, kokusunu, dokusunu bulurum. Şapkalı evimin terasında, pastoral şiirler gibi duyguluyum, coşkuluyum.
Orhan Seyfi Orhun “Sabah” adlı şiirine şöyle başlıyor: “Güneş ufkun kenarından / Yavaş yavaş yükseliyor / Köyün yüce dağlarından / Serin nefesler geliyor”. Şiirin devamında, dağdan gelen nefeslerle renk renk çiçekler açıyor, gece yorgun ırmak tatlı seslerle coşuyor, uyanan herkes kendi işine koşuyor. Çevreyi gözlüyorum, doğadan gelen seslere kulak veriyorum. Bu sakin, dingin, huzurlu, duygulu ortamla mitolojik tanrı Pan arasında duygusal, düşsel bağlantılar kurmaya çalışıyorum.
13. Yüzyıl Divan şairi AhmedÎ, “Müzeyyen oldu reyâhin bezendi bâğ -ı çemen / Meğerki bağa haber geldi yârdan bu gece” beytinde bahçedeki çiçeklerin, fesleğenlerin açmasıyla oluşan doğal ortamı bir başka düşsel nedene bağlayarak açıklama yoluna gidiyor. Bütün bu hoşluklar, güzellikler sevgilinin bahçeye geleceği haberine dayandırılıyor. Bir başka söylemle sevgiliye bağlanarak açıklanıyor. Ben de Ahmedî gibi düşünüyorum, daha doğrusu güzel düşler kuruyorum. Bu huzurlu, dingin, duygulu, coşkulu ortamın oluşmasında, bir an, mitolojik tanrı Pan’ın elinin ya da nefesinin olduğu düşüncesine kapılıyorum. Düş kurmak da güzel, hayal etmek de. Büyük ozan Yahya Kemal Beyatlı ne güzel söylemiş: “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar”.

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.