O DA BİR ANADOLU BİLGESİYDİ
Sevdiğim öykülerin başında Sait Faik Abasıyanık’ın “Papaz Efendi” adlı öyküsü gelir…
Yazar; doğa, toprak ve yaşam üzerine olan düşüncelerini, papaz efendinin ağzından anlatır.
Toprakla, bahçeyle uğraşmanın keyif vericiliği ancak bu kadar güzel anlatılabilir…
Çok güzel bir öyküdür…
Okuduğumda müthiş etkilenmiştim…
Okumayanlar öneririm…
Niye anımsadım bu öyküyü?
Emekli olduktan sonra, özellikle de salgın döneminde, toprak işleriyle biraz fazla ilgilenmeye başladım da ondan…
Bu yıl, epey meyve fidanı diktim…
Kimi satın alma, kimi hediye…
Bir kaç tane de aşı yaptık…
Öğünmek gibi olmasın, bir iki aşı da ben yaptım, tutarlarsa, değmeyin keyfime.
Epey de kivi, incir, üzüm, nar, erik çeliği kökledim…
Hepsi de yeşerdi, umarım köklenirler…
Tabi bu arada bu işlerin bol bol da muhabbetini yaptık.
İlginizi çekebilir düşüncesiyle, bu muhabbetlerde geçen bağ bahçe konularından söz etmek istedim.
Başlayabilirim:
Bir arkdaşla birlikte Görele’de geziyorduk, bir dükkanın önünden geçerken, gel seni güzel bir insanla tanıştırayım, dedim.
Karşı çıkmadığını görünce, dükkana daldık…
Isınma cümlelerinden sonra, yeni tanışmalarına karşın kafaları kısa sürede uyuştu ve içten bir sohbete başladılar…
Dükkan sahibinin yanında su dolu şişenin içinde, bir asma çeliği vardı…
Cins bir çeşitmiş, bir arkadaşı getirmiş…
Bizim arkadaşın ilgisini çektiğini görünce, bizde meyve çok, sen bunu al, dedi…
Konuk severdi, ikramda bulunmaktan da zevk alıyordu…
Konu meyvecilik konusuna gelince, istemeye istemeye, sahildeki ham incileri aşladığını, çoğunun tuttuğunu, meyve vermeye başladığını söyledi.
Yapyığı işten büyük bir mutluluk duyduğu belli oluyordu…
O da, enaz Sait Faik’in öyküsündeki papaz efendi kadar seviyordu doğa ile iç içe olmayı…
Mutluydu…
Asma çeliğini alıp ayrıldık…
Güzel bir sohbeti…
Arkadaşım da mutlu olmuştu…
Asma çeliğini arkadaş dikmiş, geçen gün gidip baktık…
Durumu iyiydi…
Yine bir kaç gün önce, apartmandan çıkıp bahçeye gidiyordum.
Elimde, asma çelikleri vardı…
Dışarda, yeni diktiği sebzelerle ilgilenen teyzeyi görünce:
– Kolay gelsin, dedim.
– Sağol, bahçeye mi gidiyorsun, dedi.
– Evet, arkadaşlardan asma çelikleri aldım, onları dikeceğim.
– Çok iyi, ben de çok seviyorum bahçe işlerini…
– Bahçeden belli oluyor.
-Biri, dört tane çelik dikmiş toprağa.. Galiba nar…
-Ben diktim…
– Tahmin etmiştim…Tatlı nar mı?
– Evet.
– Birini de ben alırım…
– Tutarsa, beğendiğini alırsın…
– İncir dalındakini de sen yaptın her halde.
– Evet.
– Zaten senden başkası yapmaz. Ben de seviyorum meyve yetiştirmeyi… Bak bunları da geçen yıl atmıştım. Bak nasıl da büyüyorlar…(Gösterdikleri değişik meyve fidanlarıydı. Tohumları çöp yerine, bahçeye atmış, onlar da çimlenmişti. Meğer ben gelmeden onları seviyormuş.)
– Kutlarım seni…
– Güzün böğürtlen kökü vermiştim, tuttular mı?
(Güzün, bahçede birileri böğürtlenleri temizliyorlardı. İki kök böğürtlen de ben almıştım. Sorunca anımsadım ve böğürtlen fidanlarını kimden aldığımı öğrenmiş oldum.)
– Evet, iki kök almıştım, ikisi de yeşerdi… Demek sizden almıştım?
– Alan olmasa, çöpe atacaktım… Yeşerdiklerine çok sevindim…
Kimlerdensin, diye sorunca, Tirebolu’danım dedi…
O da, kendiyle barışık,
yaşamın gizini çözmüş bir Anadolu bilgesiydi…
Selam olsun…
